SOSYOLOJİK BİR YAZI
Ülkemize televizyonun ilk geldiği yıllarda, toplumun bazı kesimleri değişik vesilerle televizyona karşı çıkmışlardır. Bu kesimler, acımasız bir şekilde teknoloji düşmanlığıyla suçlanmışlardı.O gün suçlayanlar da suçlananlarda bugün aynı noktada buluşarak televizyonun faydalı mı? yoksa zararlı mı? olduğunu tartışmaktadırlar.Bence geç kalınmış bir tartışmadır bu.
Bir fenomen olarak karşımızda duran televizyonun faydalı yönlerinin olduğu mutlaktır.Çünkü,dünyayı ve olayları onun penceresinden izliyoruz ve olaylardan anında haberler alıyoruz.Dünyanın bir köy haline gelmesi böyle bir şey olsa gerek.televizyon bir kültürlenmede meydana getiriyor.Eylence kültürümüz artıyor. (!) Problemlerin yoğun olduğu bir çağda ve dünyada belki de tek neşe kaynağımız televizyondur.Bu yüzden evlerimizin en güzel köşesini ona ayırıyoruz. Sadece evlerimizin köşesini değil en güzel zamanlarımızı da hatta çocuklarımıza ayırmadığımız kadar.
Televizyonun yukarıda belirttiğimiz faydaları olduğu gibi sayılmayacak kadar zararlarıda vardır.Bir düşünür der ki “Ana babanın sözünden çıkmayanlar benden uzak dursunlar.” Televizyonda bu gün aynı düşünceleri topluma empoze ediyor.Gençler ;ana,baba ve öğretmenlerini dinlemiyor. Asileştikçe asileşiyor.Yapılan yayınlarla ve dikle edilen hayat tarzlarıyla gençler bunalıma sürükleniyor ve göreli bir yoksunluk duygusu yaşıyorlar. Renkli hayatlar,pempe taplolarla süslenerek, geçler reel olmayan bir hayata özendiriliyor.Sonunda da içinden çıkamayacakları bir ruh haline bürünüyorlar .İletişim çagında, iletişim kuramıyor ve beyaz lahanalar gibi kendi dünyalarına kapanarak yalnızlaşıyorlar. Yine gençlerin ; kendisini özdeşleştirdiği ve idol olarak kabul ettiği karakterler ( farkında olarak yada olmayarak) gençliği ve geleceği sonu belli olmayan maceralara sürüklemektedirler. İdealleri yok olan hayatı kolay kazanmak isteyen zevkin duvarlarını yıkmış , eli bıçaklı , gözü kara ve kavgadan meded uman, bir sürü yığınlar karşımıza çıkıyor.
Toplumun beklediği erdemli davranışlar yerini racon kesmelere bırakıyor. Hatta daha da ilerleyerek kafa kesmelere kadar gidiyor. Bunlar işin psikolojik yönü,toplumsal boyutu ise çok daha kötü sonuçlar doğurmaktadır.
Televizyon evlerimizin bütün duvarlarını yıkarak, aile hayatını tüm çıplaklıyla gözler önüne seriyor. Ailenin mahremiyeti ve kutsallığı kalmıyor, hatta aileler parçalanıyor. Buda:ruhlarda tamiri imkansız yaralar açıyor. Değerler alt üst ve beyinlerimizdeki kıvrımlar yok oluyor insanı duygusal ilişkileri zayıflamış menfaate dayalı çıkar ilişkileri yerleşmiştir. Toplumda bir mekanikleşme ve müthiş bir kirlenme yaşanmaktadır. Toplumu ayakta tutan kutsallar önemini yitirmiş, insanlar yönünü kaybetmiş ve çıkış yolu arayan bir toplumla karşı karşıyayız.Tabi bunları yazarken televizyonu hepten kötülemek amacında değiliz. Ayrıca televizyon eleştirmeni de değiliz. Ancak yapılan programlarda ve izlediğimiz yayınlarda yanlış tercihler yaptığımızda kesin. Programlar hazırlarken toplumun yapısı ve gerçekleri de dikkate alınmalıdır. Yani ayrıştırıcı değil birleştirici, özendirici değil öğretici, kışkırtıcı değil yatıştırıcı , uyutucu değil sorgulayıcı ve zihinleri kirletici değil berraklaştırıcı programlar yapılmalıdır. Toplumun farklılıkları bir zenginlik olarak buket halinde topluma tekrar sunulmalıdır. Ayrıca bir maliyet hesabı yapılmalı yani toplum olarak ödeyeceğimiz faturalar dikkate alınarak hazırlanmış olan programları yayınlamak ve izlemek sanırım daha yerinde olacaktır.
Hiçbir şeyin için erken hiçbir şey için geç değildir. Sorunlar belli ise çözümleri de bellidir. Buda eğitimle mümkündür. Eğitim ordusunun mensupları olarak bizlere bir çok görev düşmektedir. Okumadan düşünen,düşünmeden konuşan,çalışmadan kazanan ve üretmeden tüketen nesle fenerler yakmalıyız.Onlara ufuk verip kendi geleceklerini tayin etmelerini sağlamalıyız.Mum gibi gençlerin hem içini hem de dışını aydınlatmalıyız. Onlara değerleri inançları benimsetmeli akıl ve ilmin ışığında yürümeyi öğretmeliyiz.
Ruhlarındaki temiz duyguları keşfedip, kirletmeden bir kilim deseni gibi nakış nakış işlemeliyiz. Kötü alışkanlıkların izlerini de silmeliyiz.Bunları yapmak için mevcut sahneleri ve dekorları yıkıp yerine yenilerini inşa etmeliyiz.Bunu da yapamıyorsak tarihsel algılarımızı canlandırıp tarihin derinliklerinde ki toplum önder ve liderimizi gençlere hatırlatmalıyız.Fatihleri,Yavuzları, Mevlanaları ,Yunus Emre ve Mustafa Kemalleri… Gençlerin içinde bulunduğu psikolojiyi iyi okuyup onların dünyasına inerek, onları anlamalıyız. Onlara kurtarıcı bir şekilde ellerimizi uzatmalıyız.Aksi halde basın yayın organlarında ‘okul önlerinde kavga’’okulda öğretmen bıçaklandı ’ve ’okullar çete yuvası’ gibi haberleri dinlemeye ve aynı filimler tekrar ,tekrar izlemeye devam ederiz.Bunun içinde yüce olanı bir kere daha ayağa kaldırmalı ve yıkılmayan sapa sağlam fikirlerle gençleri donatmalıyız.Kendine güvenen geleceği şekillendirecek ruh ve manaya sahip, diklenen değil ancak dik durmasını bilen gençler yetiştirmeliyiz.Belkide her şeyden önemlisi, onlara yaşama ustalığını öğretmeliyiz.
Ülkemize televizyonun ilk geldiği yıllarda, toplumun bazı kesimleri değişik vesilerle televizyona karşı çıkmışlardır. Bu kesimler, acımasız bir şekilde teknoloji düşmanlığıyla suçlanmışlardı.O gün suçlayanlar da suçlananlarda bugün aynı noktada buluşarak televizyonun faydalı mı? yoksa zararlı mı? olduğunu tartışmaktadırlar.Bence geç kalınmış bir tartışmadır bu.
Bir fenomen olarak karşımızda duran televizyonun faydalı yönlerinin olduğu mutlaktır.Çünkü,dünyayı ve olayları onun penceresinden izliyoruz ve olaylardan anında haberler alıyoruz.Dünyanın bir köy haline gelmesi böyle bir şey olsa gerek.televizyon bir kültürlenmede meydana getiriyor.Eylence kültürümüz artıyor. (!) Problemlerin yoğun olduğu bir çağda ve dünyada belki de tek neşe kaynağımız televizyondur.Bu yüzden evlerimizin en güzel köşesini ona ayırıyoruz. Sadece evlerimizin köşesini değil en güzel zamanlarımızı da hatta çocuklarımıza ayırmadığımız kadar.
Televizyonun yukarıda belirttiğimiz faydaları olduğu gibi sayılmayacak kadar zararlarıda vardır.Bir düşünür der ki “Ana babanın sözünden çıkmayanlar benden uzak dursunlar.” Televizyonda bu gün aynı düşünceleri topluma empoze ediyor.Gençler ;ana,baba ve öğretmenlerini dinlemiyor. Asileştikçe asileşiyor.Yapılan yayınlarla ve dikle edilen hayat tarzlarıyla gençler bunalıma sürükleniyor ve göreli bir yoksunluk duygusu yaşıyorlar. Renkli hayatlar,pempe taplolarla süslenerek, geçler reel olmayan bir hayata özendiriliyor.Sonunda da içinden çıkamayacakları bir ruh haline bürünüyorlar .İletişim çagında, iletişim kuramıyor ve beyaz lahanalar gibi kendi dünyalarına kapanarak yalnızlaşıyorlar. Yine gençlerin ; kendisini özdeşleştirdiği ve idol olarak kabul ettiği karakterler ( farkında olarak yada olmayarak) gençliği ve geleceği sonu belli olmayan maceralara sürüklemektedirler. İdealleri yok olan hayatı kolay kazanmak isteyen zevkin duvarlarını yıkmış , eli bıçaklı , gözü kara ve kavgadan meded uman, bir sürü yığınlar karşımıza çıkıyor.
Toplumun beklediği erdemli davranışlar yerini racon kesmelere bırakıyor. Hatta daha da ilerleyerek kafa kesmelere kadar gidiyor. Bunlar işin psikolojik yönü,toplumsal boyutu ise çok daha kötü sonuçlar doğurmaktadır.
Televizyon evlerimizin bütün duvarlarını yıkarak, aile hayatını tüm çıplaklıyla gözler önüne seriyor. Ailenin mahremiyeti ve kutsallığı kalmıyor, hatta aileler parçalanıyor. Buda:ruhlarda tamiri imkansız yaralar açıyor. Değerler alt üst ve beyinlerimizdeki kıvrımlar yok oluyor insanı duygusal ilişkileri zayıflamış menfaate dayalı çıkar ilişkileri yerleşmiştir. Toplumda bir mekanikleşme ve müthiş bir kirlenme yaşanmaktadır. Toplumu ayakta tutan kutsallar önemini yitirmiş, insanlar yönünü kaybetmiş ve çıkış yolu arayan bir toplumla karşı karşıyayız.Tabi bunları yazarken televizyonu hepten kötülemek amacında değiliz. Ayrıca televizyon eleştirmeni de değiliz. Ancak yapılan programlarda ve izlediğimiz yayınlarda yanlış tercihler yaptığımızda kesin. Programlar hazırlarken toplumun yapısı ve gerçekleri de dikkate alınmalıdır. Yani ayrıştırıcı değil birleştirici, özendirici değil öğretici, kışkırtıcı değil yatıştırıcı , uyutucu değil sorgulayıcı ve zihinleri kirletici değil berraklaştırıcı programlar yapılmalıdır. Toplumun farklılıkları bir zenginlik olarak buket halinde topluma tekrar sunulmalıdır. Ayrıca bir maliyet hesabı yapılmalı yani toplum olarak ödeyeceğimiz faturalar dikkate alınarak hazırlanmış olan programları yayınlamak ve izlemek sanırım daha yerinde olacaktır.
Hiçbir şeyin için erken hiçbir şey için geç değildir. Sorunlar belli ise çözümleri de bellidir. Buda eğitimle mümkündür. Eğitim ordusunun mensupları olarak bizlere bir çok görev düşmektedir. Okumadan düşünen,düşünmeden konuşan,çalışmadan kazanan ve üretmeden tüketen nesle fenerler yakmalıyız.Onlara ufuk verip kendi geleceklerini tayin etmelerini sağlamalıyız.Mum gibi gençlerin hem içini hem de dışını aydınlatmalıyız. Onlara değerleri inançları benimsetmeli akıl ve ilmin ışığında yürümeyi öğretmeliyiz.
Ruhlarındaki temiz duyguları keşfedip, kirletmeden bir kilim deseni gibi nakış nakış işlemeliyiz. Kötü alışkanlıkların izlerini de silmeliyiz.Bunları yapmak için mevcut sahneleri ve dekorları yıkıp yerine yenilerini inşa etmeliyiz.Bunu da yapamıyorsak tarihsel algılarımızı canlandırıp tarihin derinliklerinde ki toplum önder ve liderimizi gençlere hatırlatmalıyız.Fatihleri,Yavuzları, Mevlanaları ,Yunus Emre ve Mustafa Kemalleri… Gençlerin içinde bulunduğu psikolojiyi iyi okuyup onların dünyasına inerek, onları anlamalıyız. Onlara kurtarıcı bir şekilde ellerimizi uzatmalıyız.Aksi halde basın yayın organlarında ‘okul önlerinde kavga’’okulda öğretmen bıçaklandı ’ve ’okullar çete yuvası’ gibi haberleri dinlemeye ve aynı filimler tekrar ,tekrar izlemeye devam ederiz.Bunun içinde yüce olanı bir kere daha ayağa kaldırmalı ve yıkılmayan sapa sağlam fikirlerle gençleri donatmalıyız.Kendine güvenen geleceği şekillendirecek ruh ve manaya sahip, diklenen değil ancak dik durmasını bilen gençler yetiştirmeliyiz.Belkide her şeyden önemlisi, onlara yaşama ustalığını öğretmeliyiz.
Bütün bu hayalini kurduğumuz gençliğe ulaşmak için bize düşen en önemli görev de öğrencilere sonsuz bilgilerin kapılarını açmak değil sonsuz yanlışların kapılarını kapamak olacaktır, herhalde.
0 yorum:
Yorum Gönder